vefa…

27 01 2010

Vefa kıymet bilmektir, vefa değer vermektir, vefa yapılan iyiliklerin ve hizmetlerin karşılığının mânevi olarak ödenmesidir, vefa kadirşinaslıktır, vefa bağlılıktır, vefa dostlukta sebat etmektir, vefa samimiyettir, vefa doğruluktur, vefa sadâkattir, vefa ahdinde durmaktır, vefa sözüne bağlı olmaktır, vefa emanete riayet etmektir. Vefa’nın ne derece önemli bir hayat sistemi olduğunu toplumumuzun tam mânâsıyla idrâk etmesi ve yaşaması gerekir.
Ne yazık ki, günümüz toplumunda çok önemli bazı değer yargılarımızın kaybolup gittiği gibi vefa duygusu da yok olup gitmiştir. Aslında her an ve her zaman yaşatılması gereken bu ulvî duygunun toplumdan uzaklaşmasının ne gibi acı sonuçlar doğuracağının bir örneğini aşağıdaki hikâyede görmek mümkündür. Buyurun beraberce okuyalım.
Bir kurdu avcılar fena halde sıkıştırmışlar. Kurt ormanda oraya buraya kaçmakta, ancak peşindeki avcıları bir türlü def edememektedir. Canını kurtarmak için deli gibi koşarken bir köylüye rastlar. Köylü elinde yabasıyla tarlasına girmektedir. Kurt adamın önüne çöker ve yalvarmaya başlar: “Ey insan, ne olur yardım et bana, peşimdeki avcılardan kaçacak nefesim kalmadı, eğer sen yardım etmezsen beni biraz sonra yakalayıp öldürecekler.”
Köylü bir an düşündükten sonra yanındaki boş çuvalı açar, kurda içine girmesini söyler. Çuvalın ağzını bağlar, sırtına vurur ve yürümeye devam eder. Birkaç dakika sonra da avcılara rastlar. Avcılar köylüye bu civarda bir kurt görüp görmediğini sorarlar, köylü “görmedim” der ve avcılar uzaklaşır. Avcıların iyice uzaklaştığından emin olduktan sonra köylü sırtındaki torbayı indirir, ağzını açar, kurdu dışarı salar. “Çok teşekkür ederim” der kurt, “Bana büyük bir iyilik yaptın.”
“Önemli değil” der köylü ve tarlasına gitmek üzere yürümeye başlar. “Bir dakika” diye seslenir kurt: “Çok uzun zamandır bu avcılardan kaçıyorum, çok bitkin düştüm, açım, kuvvetimi toplamam için bir şeyler yemem lâzım ve burada senden başka yiyecek bir şey yok.” Köylü şaşırır: “Olur mu, ben senin hayatını kurtardım.”
“Yapılan iyiliklerden, verilen hizmetlerden daha çabuk unutulan bir şey yoktur” der kurt. “Ben de kendi çıkarım için senin iyiliğini unutmak ve seni yemek zorundayım.” Bir süre tartıştıktan sonra, kurt vefasız insanlara nazaran daha iyi karakterde olmalı ki, köylüyü hemen yemek yerine, ormanda karşılarına çıkacak olan ilk üç kişiye bu konuyu sormaya ve ona göre davranmaya karar verirler. Karşılarına önce yaşlı bir kısrak çıkar. “Ne vefası” der kısrak, “Ben sahibime yıllarca hizmet ettim, arabasını çektim, taylar doğurdum, gezdirdim. Ve yaşlanıp bir işe yaramadığımda beni böylece kapıya koydu…”
Bir sıfır öne geçen kurt sevinirken bir köpeğe rastlarlar. “Ben hizmetin değerini bilen bir efendi görmedim” der köpek, “Yıllardır sadâkatle hizmet ederim sahibime, koyunlarını korurum, yabancılara saldırırım, ama o beni her gün tekmeler, sopayla vurur…” Kurt köylüye döner, “İşte gördün” der. Köylü de son bir çabayla “Ama üç diye konuşmuştuk, birine daha soralım, sonra beni ye” diye cevap verir.
Bu kez karşılarına bir tilki çıkar. Başlarından geçenleri, tartışmalarını anlatırlar. Tilki hep nefret ettiği kurda bir oyun oynayacağı için keyiflenir. “Her şeyi anladım da” der tilki, “Bu küçücük torbaya sen nasıl sığdın?” Kurt bir şeyler söyler, tilki inanmamış gibi yapar: “Gözümle görmeden inanmam…” İşin sonuna gelindiğini ve biraz sonra yiyeceği büyük lokmayı düşünen kurt torbaya girer girmez, tilki köylüye işaret eder ve köylü torbanın ağzını sıkıca bağlar. Köylü eline bir taş alır ve “beni yemeye kalktın ha nankör yaratık” diyerek torbanın içindeki kurdu bir süre pataklar. Sonra tilkiye döner “Sana minnettârım, beni bu kurttan kurtardın” der. Tilki de “Benim için bir zevkti” diye cevap verir.
O an köylünün gözü tilkinin parlak kürküne takılır, büyük bir hırsa kapılır ve bu kürkü satarsa alacağı parayı düşünür. Vefasızlığı dillere destan olan insanoğlu hiç beklemeden elindeki taşı kafasına vurup tilkiyi öldürür. Sonra da torbanın içindeki kurdu ayağıyla dürter: “Haklıymışsın kurt, yapılan iyilikten daha çabuk unutulan bir şey yokmuş.”





Hatırlayanınız varmı sevgi neydi?!..

14 11 2009

Hatırlayanınız var mı, sevgi neydi?

Sevgi bir bakış, bir gülüş müydü bazen; bir akış, bir koşuş muydu?..Sevgi gönül kumaşında bir nakış mıydı?!..

Hatırlayan var mı sevgi neydi?
Leyla’ların, Şirin’lerin, Aslıların nazı mıydı o; yoksa Mecnun’ların, Ferhatların, Kerem’lerin niyazı mı? Hangisinde belirtmişti ilk kıvılcımı sevginin? Neydi sevgi?!..

Açıkken gözbebeğimize yerleşen de, göz yumduğumuzda gönlümüze sızan da sevgi değil miydi bir vakitler? Bir dudağım kıpırdanışından yanağımıza akseden pembelikler, utanmalar sevgi değil miydi yoksa? En son ne zaman kızarmıştı yanağımız hatırlayanınız var mı? Uykumuzu en son ne zaman terk etmiştik sevgiyi düşünmek adına? En son sevgi şiirini hangi gecede okumuştuk?

Sahi, neydi sevgi? Bir çuhayı ipek görebilmek miydi; toprağı amber niyetine koklamak mı? Sureti sirete, arazı cevhere, bedeni ruha köle eylemek miydi sevgi? Sevgi bir iyilik miydi, şefkatli bir cümlecik mi? Neydi sevgi dış mıydı, yoksa iç mi; zahir miydi, yoksa batın mı; kalıp mıydı, yoksa can mı?Var olmak mı, varlıktangeçmek mi? Dünyaya gülmeye mi gelmiştik, ağlamaya mı; ölüyor muyuz, yoksa doğuyor mu? Sevgi neydi?!..

Sevgi bir acıydı herhalde, bir kederdi, kah hüzünle, kah mutlululkla hatırlanan. Belki de sabırdı sevgi,affetmekti, gelecek günler adına. Sevgi sınanmaktı adl-i ilahi’de ve sınavı geçmekti ercesine. Sevgi bir tevbeydi, nasuh kisvesinde; bir dirilişti nefsi öldürerek. Sevgi iyi bir ad bırakmatı fena yurdunda. Ömür geçer de ad kalır…

Sevgi: İki hece.
Sevgi, sevmek kelimesinden türetilen bütün öteki kelimelerin en güzeli.
Derin uykulara dalmadan önce ilk soru: Sevgilerinizi en son ne zaman hatırlamıştınız ve sevgiyi hak edenleri en son ne zaman?!..
Bir soru daha: Sevgileriniz yalan mıydı yoksa?!..
Ve son soru: Çorak vadilere yönelmişse sevgimiz, çevremizi kandırmıyorsa sulara, içimizden akan Nil olsa ne?!..

İskender Pala





26 06 2009




Sahi! Gidenler Neyi Götürür

15 02 2009

gidenlere..

gidenlere..

Ardına hiç bakmadan gidenlerle boynu ardında kalarak gidenler,

sessizce gidenlerle el sallayarak gidenler, dönmek için gidenlerle bir daha asla dönmeyeceğini bilerek gidenler,

Her şeyini kaybederek gidenlerle her şeyini kazanmak için gidenler,

Bir bakış, bir gülüş, bir susuş, bir hüzün bırakıp gidenlerle,

Bir yara açıp içinizi kanırtarak gidenler.

Sahi gidenler neyi götürür bizden?

Bazen tutunduğumuz her şeyi.

Bazen biriktirdiğimiz her şeyi.

Bazen son bulduğunuz yerde değil, ilk kaybettiğiniz yerden itibaren hayatınızı peşinden sürükleyerek alıp götürür gidenler.

Bir de size bıraktıkları vardır gidenlerin.

Gökle yer arasında uçsuz bucaksız bir boşluk.

Göğüs kafesinize koca bir dağ gibi oturmuş umarsız, aldırışsız hüzün.

Kıyılarda sürüklediğiniz bir beden. Kalabalık sokaklarda, caddelerde uğultusu kulakları sağır eden insan seli içinde yapayalnız siz.

Bir anneden kopan çekirdek gibi kalırsınız. Bir Eylülün üstünden usul usul geçerken sarartıp bıraktığı begonya yaprağı gibi kalırsınız.

Bir kapta suyu süzülmüş kül rengi tortular gibi kalırsınız.

Gidenler gidince ne kalır ki geriye?

Kimi zaman gidenlerin ardından gökyüzüne bakakalırım ben. Uçurtmasının ipi kopmuş yetim bir çocuk gibi. Kimi zamanda bir darağacında kalmış son tebessüm gibi kalırım gidenin ardından.

Akşam olur.

Güneş batmak üzeredir. Güneş süzülür nazlı nazlı, akar gider dağların ardına, bilinmez dünyalara. Ardından hüzün dolu gözlerle bakakalırız. Batarken, ufku     al kanlara boyayıp usul usul alçaldıkça bizim farkımızda mıdır güneş acaba?

Peşinden, binlerce, milyonlarca göz onun gidişini, bizden kopuşunu, bizi karanlıklara terk edip ayrılışını ağır bir hüzünle izlerken, o, bunu biliyor mu dersiniz?

Bilseydi bırakıp gider miydi

Kim bilir?





Elif Sızısı…

5 01 2009

Elif gibi yalnızım,

Ne esrem, ne ötrem, ne de beni durduran bir cezmim,

ne bana ben katan bir şeddem var..

Ne elimi tutan bir harf, ne anlam katan bir harekem..

Kalakaldım sayfalar arasında işte böyle; ben gibi..

Bir okuyan bekledim, bir hıfzeden..

Belki gölgesini istedim birinin; Med gibi…

” SIZIM ELİF SIZISI” ….





Muhlisleştiremediğimiz Duygular..

5 01 2009

insan tutunacak bir dal arar bazen , biri gelsin ve şu üstümdeki uğursuz yalnızı alsın der…

kimseler gelmez , bir dal bulunmaz ya ; mechul bir sevgili gibi muhlisleştiremediğimiz  her duygunun adı oluverir….İSTANBUL..

çektiğin ızdırabın adı , kavuşamadığın kaybettiğin hayallerinin adı oluverir…

çünkü onda bir zafer , çünkü onda bir peygamber müjdesi saklıdır.

evet bir istanbul saklıdır içimizde bir yerde , uzakta , derinde , kimseye

açmadığımız bir yerde…

ta içimizde…